Kabul Edilmeyen Açlık
Doğunun sıcak nefesi bozkırın üzerinden akıyor, göğü ateş gibi kavuruyordu. Kuru otlar sessizdi. Rüzgâr bile yorulmuş gibiydi, toprağın kokusu yerde kalıyordu.
Adam bozkırın en uzak köşesinde durdu.
Elinde taş asa vardı.
Asayı dayanmak için bir şey gibi değil de; daha çok silah gibi tutuyordu. Alt tarafı ışığı kırıyor, ortası ışığı tutuyor, üst kısmı ise kendi ışığını saçıyordu.
Taşlar birbirine ait değilmiş gibi duruyordu.
Yine de ayrılmıyorlardı.
Adamın alnından ne ter akıyordu,
ne de teni yanıyordu.
Sanki güneş ondan kaçıyordu.
Önündeki tepenin ardından yükselen ocak dumanlarını gördü.
Gözlerini kıstı.
“Burası.”
Bir adım attı.
Tepeyi geçti.
Köyün arkasında kalan yere doğru yürüdü.
Oraya artık isim verilmediğini biliyordu.
Eskiden Odmar derlerdi.
Asasını yere vurdu.
—Tok.
Ateşler titredi.
Sonra geri düzeldi.
Önünde bir yol uzandı.
Taş asalı bir an durdu.
Bakışları ağırlaştı.
Bir süre köyü sessizce izledi. Sonra yönünü oraya çevirip, ağır adımlarla yürümeye başladı. Köyün sınırına vardığında durdu.
Bakışları yavaşça yere indi.
Toprak su tutmuyordu.
Onu ilk gören, köyün en yaşlı adamı oldu.
İhtiyar bir anda ayağa kalktı. Aksayan ayağına rağmen durmadı; hızlı adımlarla adama doğru yürüdü.
Karşısına geçtiğinde bir süre konuşmadı.
Gözlerini adamın yüzünden ayırmadan baktı.
Gerçekten o muydu, anlamaya çalıştı.
Oydu…
Taş asalı.
Sonra başını yere eğdi.
“Hoş geldiniz ulu beyim.”
Sesi korkmuş ama belli etmeyen bir tondu.
“Yol yormuştur.”
“Yemeğimiz var.”
“Gelin beraber yiyelim.”
Taş asalı, ihtiyara baktı.
“Yemek gerekmez.”
“Kalacak yer lazım.”
İhtiyar kendi evini gösterdi.
“Var, var… benim evimi alın.”
Elini köyün içine çevirdi.
“Beğenmezseniz efendinin evini düzenleyelim hemen.”
Taş asalı ihtiyara yaklaştı.
“Senin ev olur.”
İhtiyar başını salladı ve hemen arkasını döndü. Aksayan ayağına aldırmadan evin içine girdi. Dağınık duran eşyaları aceleyle toparladı, yerdekileri kaldırdı. Kısa süre sonra ev daha düzenli, daha temiz görünüyordu.
Hemen kapıya çıktı.
“Buyrun ulu beyim, evim sizindir.”
Taş asalı, ağır adımlarla yürüdü.
Evin içine girdi.
İhtiyar durmadı; adımını dışarıya attı.
Taş asalı arkasından seslendi.
“İhtiyar.”
“Nereye?”
İhtiyarın adımı eşikte kaldı.
“Köye gidiyorum ulu beyim.”
“Siz rahat edin.”
“Bir ihtiyaç varsa hemen getireyim.”
Taş asalı içerden konuştu.
Sesi netti.
“Çok durmam.”
“Kalacak yer arama kendine.”
İhtiyar hemen cevap vermedi.
“Aramam ulu beyim.”
“İzniniz varsa, köye gideyim.”
Taş asalı cevap vermedi.
Bir süre geçti.
İhtiyar hâlâ eşikte bekliyordu.
Sonra ses geldi.
“Gidebilirsin.”
Söz biter bitmez kapı kapandı. İhtiyar vakit kaybetmeden yürümeye başladı. Aksayan ayağına rağmen hızlı ilerliyordu. Yolda karşısına çıkan komşu kadın arkasından seslendi.
“Nereye gidiyorsun koşa koşa?”
İhtiyar durmadı.
Cevap vermeden yoluna devam etti.
Köyün merkezine vardığında nefesi kesilmişti.
Efendinin evi beyaz taştandı. Taşların arasından sarı çatlaklar geçiyor, büyük kapısı diğer evlerin üzerinde ağır bir gölge gibi duruyordu.
İhtiyar kapının önünde durdu. Bir süre kısa ve kesik nefesler aldı. Göğsü yavaş yavaş sakinleşirken, nabzı yeniden düzene girdi.
Kapıya vurdu.
Cevap beklemeden bir kez daha vurdu.
İçerden bir kadın sesi yükseldi.
“Yavaş… efendi kızacak.”
İhtiyar aldırmadı. Yumruğunu tekrar kapıya indirdi.
Kapı aralandığında kadın gözlerini sonuna kadar açmış ona bakıyordu.
İhtiyar durmadı.
Kadının yanından geçip içeri daldı.
“Efendim.”
Sesine cevap gelmeyince bu kez daha yüksek seslendi.
“Efendim!”
Mutfaktan boğuk bir ses yükseldi.
“Ne bağırıyorsun?”
İhtiyar hemen sesin geldiği yere yöneldi.
“Efendim.”
Masaya doğru eğildi. Yüzü o kadar yaklaşmıştı ki, neredeyse burnu efendinin yüzüne değecekti. Bir an etrafa baktı; sonra sesini iyice alçaltıp konuştu.
“Taş asalı geldi.”
İri adam irkilerek ayağa kalktı.
Vücudu büyüktü. Yağ katmanları hareket ettikçe sallanıyordu. Şişmiş göbeği masaya çarptı; demir tabaklar yere düşüp beyaz taş duvarlarda yankılanan sert sesler çıkardı.
Temizlensin diye beklemedi. Yemeklere basarak geçti. Ayağı yerdeki tabağa çarptı; tabak yuvarlanıp ters kapandı. Tabak kendi etrafında olması gerekenden fazla döndü; sanki durmak istemiyordu.
İri adam olabildiğince hızlı hareket ediyordu. Eline geçen bezle, önce ağzını sildi. Sonra ayaklarına bulaşan yemeği temizleyip, bezi odanın köşesine fırlattı.
Kadın meraklı gözlerle ona bakıyordu.
Bir cevap bekliyordu.
Ama konuşan olmadı.
İhtiyar ve iri adam, hızla yola koyuldu.
Köy halkı meraklıydı. Kimisi kapılara çıkmış, kimisi pencerenin ardından gizli gizli izliyordu.
İri adam yürüdükçe bastığı toprak hafifçe içeri çöküyordu. İhtiyar ise aksayan ayağına rağmen onun hemen arkasından yetişmeye çalışıyordu.
Kısa süre sonra ihtiyarın evinin önünde durdular.
İri adam başını çevirip ihtiyara baktı.
“Önden yürü.”
İhtiyar başını salladı.
Yavaşça kapıyı açtı.
Sesi çekingendi.
“Ulu beyim, gelebilir miyiz?”
Taş asalının sesi netti.
“Ev senin.”
“İstediğin zaman gelirsin.”
İhtiyar eşiği yavaşça geçti.
İri adam kapının önünde durdu.
Adımını atacak gibi oldu.
Sonra geri çekildi.
“Ulu beyim, ben de gelebilir miyim?”
“Köyle ben ilgilenirim.”
Taş asalı hemen cevap vermedi.
Bekledi.
Sonra konuştu.
“Evin sahibine sor.”
İri adam, ihtiyara döndü.
Yüzünün bozulduğu belliydi.
“Geleyim mi?”
İhtiyar bir an fark etti.
“Ahh…”
İri adama döndü.
“Tabii, buyurun efendim.”
İkisi birlikte odaya yürüdüler.
Oda geniş değildi. Pencerelerin altında, tahtadan yapılmış alçak sedirler duruyordu. Üzerlerine koyun yünüyle doldurulmuş kalın bezler serilmişti. Kapının tam karşısındaki sedirde, taş asalı oturuyordu.
İhtiyar önden girip, kenara çekildi.
Arkasından iri adam odaya girdi.
“Hoş geldiniz, ulu beyim.”
Taş asalı başını salladı.
“İsterseniz benim eve geçelim, daha ferahtır.”
Taş asalı başını kaldırdı. İri adama bir süre baktı. Sonra bakışı ihtiyara döndü.
Soru havada asılı kaldı.
İri adam yanda sallanan ellerinden rahatsız oldu. Nereye koyacağını bilemedi. Kendini olması gerekenden büyük hissetti. Göbeğinde iki elini birleştirdi. Sanki daha küçük görünmeye çalışır gibi durdu. Bakışı hâlâ ondaydı. Cevap gelmeyeceğini anlamıştı.
İhtiyar adam söze girdi.
“Ben sordum.”
“Ulu beyim burada kalacakmış.”
İri adam başını salladı.
Taş asalıya geri döndü.
“Bir emriniz var mı ulu beyim?”
Taş asalı, bakışını iri adama çevirdi.
“Hayır.”
Bir süre kimse konuşmadı.
İri adam en sonunda sözü geveleyerek konuştu.
“Buralara pek gelen olmaz ulu beyim.”
Soru değildi.
Ama soru olduğu belliydi.
Taş asalı hemen cevap verdi.
“Yollar her yere çıkar.”
İri adam bu sefer fısıldayarak sordu.
“Bir tehlike mi var köyümüzde?”
Taş asalı cevap vermeden önce bir süre bekledi. Başını iki tarafa salladı.
“Odmar’a gidiyorum; geçerken uğradım.”
İri adam bir adım geri çıktı.
“Oraya giden olmaz.”
“Ateş…”
Sonra sustu.
Başını yere eğdi.
“Ben… gidebilir miyim ulu beyim?”
Taş asalı başını salladı.
“Sana ihtiyaç yok.”
İri adam yavaşça arkasını döndü. Başını hâlâ yerden kaldırmıyordu. Tam adımını atacaktı ki, taş asalının sesi arkasından yeniden yükseldi.
“Bu gece…”
Durdu.
“Yemek yeme.”
İri adam geri ona döndü.
Kaşları hafifçe kalktı.
“Neden ki,” dedi kendi kendine.
Ama soru sormadı.
“Yemem ulu beyim.”
Sonra başını yeniden eğip kapıya yöneldi. İhtiyar da sessizce onun peşinden yürüdü.
Tam eşikten çıkacaklardı ki, taş asalının sesi yeniden duyuldu.
“İhtiyar… sen kal.”
İhtiyar bir an kapının eşiğinde durdu. İri adam uzaklaştıkça vücudundaki etler her adımda ağır ağır sallanıyordu. Kapıyı arkasından çekip çıktı.
İhtiyar kapının kapanmasını sessizce izledi.
Başını yere eğip yeniden odaya girdi.
“Ne yapmamı istersiniz ulu beyim.”
Taş asalı, yavaşça ayağa kalktı.
İhtiyara doğru bir adım attı.
“Paylaşmayı bilir misin?”
İhtiyar adam bir an durdu.
“Hiçbir şeyim yok ki.”
Taş asalı biraz daha yaklaştı.
“Köy seni sever mi?”
İhtiyar biraz düşündü.
“Bilmem.”
“Seven vardır.”
“Sevmeyen de vardır.”
Taş asalı bu sefer daha sessiz sordu.
“Sözünü dinletebilir misin?”
İhtiyar başını biraz yukarı kaldırdı.
“Gerekirse ulu beyim.”
Taş asalı yavaşça arkasını döndü. Elindeki asayı duvara yasladıktan sonra yeniden sedire oturdu. Gözlerini ağır ağır kapadı.
“Şamanı çağır.”
İhtiyar bir an bile beklemedi. Ne soru sordu, ne de duraksadı. Arkasını döndüğü gibi aksayan ayağına rağmen hızla yürümeye başladı. Kısa süre sonra gözden kayboldu.
Şamanın evine vardığında gün çoktan tepenin arkasına çekilmişti. Karanlık yavaş yavaş köyün üzerine çöküyordu.
İhtiyar durmadı.
Kapıya yaklaşıp içeriye doğru seslendi.
“Şaman.”
Cevap beklemedi.
Bir kez daha seslendi.
“Şaman.”
Her seferinde sesi biraz daha yükseldi.
“Şaman!”
Kapı aniden açıldı. Şaman hızlı adımlarla dışarı çıktı. İhtiyarı görünce bakışları sertleşti. Eliyle işaret etti.
“Gel.”
İhtiyar başını iki yana salladı.
“Hayır… sen gel.”
Sözü söyler söylemez arkasını dönüp yürümeye başladı. Şamana cevap verecek zaman bırakmadı.
Şaman bir an olduğu yerde kaldı.
Sonra sessizce ihtiyarın peşine takıldı. Yol boyunca birkaç kez konuşacak gibi oldu ama ihtiyarın yüzündeki telaşı görünce vazgeçti.
Evin önüne geldiklerinde ihtiyar kapının önünde durdu. Bir an nefesini toparladıktan sonra başını kapıya çevirdi.
“İçeri gir. Seni çağıran içerde.”
Şaman sessizce başını salladı. Elini uzatıp tahta kapıyı itti. Kapı ağır ağır açılırken uzun bir gıcırtı yayıldı. Sanki kapı açılmak istemiyordu. Eşiği geçti.
Kapıyı kapattı.
Kısa bir süre sonra yeniden dışarı çıktı. Şamanın yüzü değişmişti. Hiç konuşmadan köyün içine doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı.
İhtiyar yavaşça kapıyı araladı.
Taş asalı tam karşısında duruyordu.
Sanki hiç hareket etmemişti.
“Girme.”
Elini yavaşça Kuzeye doğru kaldırdı. Parmağıyla karanlığın içinde bir yön gösterdi.
“Herkesi topla… oraya götür.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Ateş sizi korur.”
İhtiyar sessizce başını salladı.
Tam bir şey söylemek için ağzını açmıştı ki, taş asalı çoktan karanlığa karışmıştı. Sonra bir ses duydu. Ağır bir titreşim gibiydi.
—Tok.
İhtiyar sesi duyunca irkildi. Daha fazla beklemedi. Aksayan ayağına rağmen hızla köyün içine doğru yürümeye başladı. Bir yandan da sesi yettiğince bağırıyordu.
“Herkes gelsin!”
Ama durmuyordu.
“Meydana gelin!”
Kapıların önüne çıkanlar arkasından bakıyordu. Bir adam arkasından bağırdı.
“Ne oldu?”
İhtiyar dönüp ona baktı. Nefesi sertleşmişti.
“Çabuk dedim!”
“Herkes meydana!”
Gece çoktan köyün üzerine çökmüştü. İnsanlar yavaş yavaş meydana toplanıyordu. Bazıları ellerinde ateş taşıyor, bazıları ise sessizce olanları anlamaya çalışıyordu. Kalabalık büyüdükçe sesler birbirine karıştı; fısıltılar ağır bir uğultuya dönüştü.
İhtiyar ise konuşmuyordu.
Sorulan hiçbir soruya cevap vermeden sadece bekliyordu.
Şaman o sırada iri adamın evindeydi. Evin içinden hiçbir ses gelmiyordu. Sessizlik, olması gerekenden ağırdı. Sanki rüzgâr bile o eve uğramadan geçiyordu.
İri adam önce göğsündeki baskıyı hissetti.
Nefes almakta zorlanıyordu.
Kalbi düzensiz atıyordu.
Ruhu, vücudunu taşıyamadı.
Şaman, başını iki yana salladı.
Sessizce fısıldadı.
“Bu bir hastalık değil.”
Başını yere eğdi.
Ölümün çaresi yoktu.
İri adam, bakışlarını şamana kaldırdı.
Cevap vermedi.
Sonra bakışını geri çekti.
Gözleri, etin üzerindeydi.
Bir hamlede kemiği yakaladı.
Üzerinden dumanı tütüyordu.
Yağları damlıyordu.
Ağzına götürdü.
Etten kocaman bir lokma kopardı.
Vakti kalmadığını biliyordu; çiğnemeden yuttu.
Gözleri kapandı.
Son nefesini verdi.
İri bedeni yavaşça toprağa batmaya başladı.
Şaman irkildi.
“Burada olmamalı.”
Bir adım geri çıktı.
“Burası fazla uzaktı.”
Hızla kadına döndü.
“Çabuk! Dışarı çık.”
Kadın hareketsiz kaldı.
Şaman kadını kolundan tutup çekti.
Beden geri yukarı çıktı.
Derinin altında nabız gibi atan şişkin yaralar vardı. İri adamın bedeni, et gibi değildi. Daha kuruydu, üzerinde derin çatlaklar yayılıyordu.
Öldüğü sanıldığı anda, gözlerini yeniden açtı.
Beyazdı.
Ağzı daha büyüktü.
Açlıkla bağırdı.
Geri dönen şey, o değildi.
Çünkü ölüm, tekliği kabul etmezdi.
Artık ruhu açtı.
Ne öldü,
ne de yaşamaya devam etti.
Sadece her şeyi yutmak istedi.
Şaman kapıyı kapatırken tek bir söz söyledi.
“Açlık Yekboşu.”
Onu görenler yemek yemeyi bıraktı.
Çok yaklaşanlar açlığın bulaştığını anladı.
Köydekiler geceleri onun nefes alışını duyduklarını söyledi.
Bazen koyunlar kayboldu.
Bazen de insanlar.
O gün kurtulanlar, ateşe sığındı.
Ve Açlık Yekboşu,
hiç doymadı.
—
Bu bir lanet değil. Bu bir sonuç.
—
🟣 YERGOK — Dip Çağı’ndan bir kesit.
—
Bu yalnızca bozkırın unutulmuş bir anlatısıydı.
YERGOK’ta daha derin eşikler seni bekliyor. 🌑